Hilyetül Ebdal…

03 Mart 2010 tarihinde nusreddin tarafından ilave edilmiştir. Kategori Kitap

Bize bilmediğimiz şeyleri ilham edip öğreten Allah’a hamdolsun. Üzerimizde inayeti şüphesiz büyüktür. Şerefli Efendimiz Muhammed’e selam olsun. En büyük makamda, cevami’ul kelim ona verilmiştir. Şimdi ben Peygamber’in amcaoğlu olan Abbas’ı ziyaret etme münasebetiyle gittiğim Taif’te 13 Nisan 1196 Pazartesi aksamı istihareye yattım. Rabbime hayırlı bilgiler nasip et diye niyazda bulundum. İstiharemin sebebi, Habeşli arkadaşım Ebu Muhammed ile Tilimsanlı Ebu Abdullah’ın şu mübarek ziyaret günlerinde ahiret için faydalı olacak bir şeyler yazmamı istemeleridir. Hemen bu gece Allah’tan hayırlı ilhamlar murad ettim ve şu fasikülü yazıp Hilyetül Ebdâl ismini verdim. Bu hilyeden zuhurbelirme eden bilgi ve derin haller o iki arkadaşıma ve başkalarına saadet yolunda azık olsun. TalibHakkı arayan,yönelen.in iradesinin tüm renklerine ve dallarına açılan bir kapı olsun istedim. Varlığı yaratandan destek ve yardım isteriz.

Giriş

Hüküm hikmetin sonucudur. Bilgi, marifet denen derin araştırma ve tahkikin sonucudur. Hikmeti olmayanın hükmü geçerli olmamalıdır. Yaratanı hakkıyla bilerek hükümde bulunanın hükmü daima geçerlidir, pörsümez. Allah’ı hakkıyla tanıyan daima tefekkür halindedir. Bilgili olan hâkimler “Lam” harfindendirler. Arif olan hikmet sahipleri ise “Be” harfindendirler.

Zahidin ihtiyacı dünyayı terk edebilmesiyle gerçekleştiği, mütevekkil tüm islerinde efendisi olan Allah’a güvendiği, müridİrade eden,isteyen sema ve vecd ile huzur bulduğu, abidKendini ibadetlere adamış, ibadet ve zorluklara katlanmayla tatmin olduğu, hikmet sahibi arif Hakk’ta yoğunlaşarak kendini gerçekleştirdiği, manevi hüküm ve güç sahibi âlimler Hakk’ın gaybMüşahede edilmekten ötede, henüz belirsiz hazinesinde eriyip yok oldukları için, onların nasıl bu hale geldiklerini hiçbir âlim, hiçbir müridİrade eden,isteyen hiçbir abidKendini ibadetlere adamış tam olarak bilemez. Onların bu haline hiçbir mütevekkil ve zahid de gereğince tanık ve vakıf olmamıştır.Hiçbiri, kendi halleri hususunda hakiki şuur sahibi olamadılar. Zahidin dünyayı terk edişi elbette bir bedel içindir. Tevekkül edenin tevekkülü maksadını elde etmek içindir. Müridİrade eden,isteyenin vecdi ve coşkusu ruhundaki sıkıntıları defetmek içindir. AbidKendini ibadetlere adamışin zorluklara katlanışı Allah’a yakın olmak içindir. Arifin amacı ise Hakk ile buluşmadır.

Hakk ancak tüm çizgilerini, resmini, ismini ve hüviyetini imha edene yansır.Marifet ve tüm diğer derin nitelikler alfabedeki harflere benzer. Hepsi de bir başka şey için vesiledirler, işarettirler. İsim, çizgi ve resim gibi şeylerin tümü, gözün saf gerçeği görmesini engelleyen sebep perdesidirler, ışığı gölgeleyen yapraktırlar.

Eğer oluş öne çıkmasaydı hakiki zat tüm çıplaklığıyla zuhurbelirme ederdi. İsimler olmasaydı, sadece isimlerin sahibi belirgin hale gelirdi. Sevgi olmasaydı kavuşum daimi olur, varlık hiç zuhurbelirmea gelmezdi. Kavuşumun hazzı, nasibi olmasaydı sadece mertebeler egemen olurdu. Hüviyet, “O” oluş olmasaydı benlik zuhurbelirme ederdi. “O” olmasaydı, “Ben” ortalığı kaplardı. “Sen” olmasaydı, bilinmezlik fermanı her yere duyurulurdu. Anlamak , anlaşılmak olmasaydı, bilmenin iktidarı tek ceberrut olurdu. Bu karanlıklar dağılıp fena, yokluk halinin ince kırıntıları uçuşunca içime şu beyitler ilham edildi:

Sonsuz varlığın yansıdı gönlüne senin

Derin kuyularından ezelZamanın başlangıcıin ve ebedZamanın sonuin

Gözler görmekten aciz kalıp perdelenmişse

Bir mesel bu sadece, ama sebebi sensin.

Kalbin kanat çırptığı kafeste tek gerçek,

O’nu onda görenin varlığı fani olmayacak

Ve mesaj, kelâm gömleğiyle, bilgiyle sarılıydı,

Göründü işaret taşları zirvede, yer ve zamanın.

EbdalUlaştığı hakikatin bedelini varlığı ile ödemiş ve bu bedelle tebdil olmuş velilerlığın Dört Esası

Endülüs’te Mersanetüzzeytun’da Allah’ın ermiş kullarından Abdülmecid bin Seleme adında biri vardı. Onu tanırdık. Çocuklara Kuran öğretir, fıkıhtan anlar, hadisleri ezbere okur, Hakk sevgisiyle dopdolu olduğu her halinden belli olurdu. Yoksullara yardım etmekten geri durmayan bu mütevazı kişi bir gün bana şunları anlattı:

“Bir gece her zamanki gibi bir miktar Kuran okuyup seccademde sakin bir şekilde oturmuş, başımı dizlerimin arasına koymuştum. Allah’ı anıyordum. Ansızın garip bir kuvvetin seccadeyi altımdan çektiğini hissettim. Bu garip kişi hemen bir hasır buldu ve seccade yerine bu hasırı sererek bunun üzerinde namaz kıl dedi.

Evimin kapısı sım sıkı kilitliydi.O’nun nasıl içeri girdiğini anlamamıştım. Korktum ve tir tir titremeye başladım. Ansızın seslendi:

- Hakk ile dost olan, hiçbir şeyden korkmaz.Ve devam etti:

- Her zaman sadece Hakk’tan çekin. Sonra sakinleştim, bana cesaret geldi ve ona dedim ki:

-Efendim, abdal nasıl abdal olur?

- Ebu TalibHakkı arayan,yönelen. Mekkî’nin “Kalplerin ……” kitabında bahsettiği gibi dört aşamadan geçmekle kişi ruhen olgunlaşıp abdal olur: dile hâkimiyet(sumt), Yalnızlığa çekilmek(uzlet), bedene hâkimiyet(açlık) ve zihne hâkimiyet(uyanıklık).

Bu sözleri söyledikten sonra döndü gitti. Eve nasıl girdiğini, nasıl çıktığını asla anlayamadım. Ama kapıya baktığımda hâlâ açıktı. Onun bıraktığı hasır ise altımdaydı. Tüylerim diken diken olmuş vaziyette ardından bakakaldım.

Bu adam abdal taifesindendi ve ismi Muaz bin Esres idi. Allah ondan razı olsun. Onun bahsettiği dört esas yolumuzun temel direkleridir. Kimin ayağı kayar da ana esaslara dikkat etmezse kendini kaybeder. Hakka giden yolu bulamaz.

Birinci Esas

Sumt: Dile hâkim olmak

Dile hâkim olmak yani doğru zamanda susmak, iki kısımdır. Allah’tan başkasıyla Allah’tan başka bir şey konuşmamak. Bu, zahiri olarak masivadan tamamen kopabilmek demektir. Esas sumt, kalbin her türlü düşünceden, boşaltılmasıdır. Mutlak surette sükût her hangi bir olay, kişi, şey hakkında bile kalpten bir şey geçirmemeyi başarmaktır. Kim ki diline hâkim olur da kalbine hâkim olamazsa onun sorumluluğu azalmış ama yok olmamıştır.Daha ermemiştir, hamdır . Kim ki hem dili hem kalbi derin sükut haline erişmişdir kendi ruhunun sırlarına vakıf olmaya başlamış demektir. Ve Rabbi ona tecelli eder. Kim ki kalbini sükuta erdirmiş ama diline konuşma hakkı vermişse hikmet lisanıyla konuşma seviyesini tercih etmiş demektir. Kim de ne diline ne de kalbine sükut dizgini takmamışsa şeytanın maskarası olur. Ruhunu şeytanın memleketine çevirir.Dile hâkim olmak avamın mertebesidir, hakikat yoluna ilk koyulanlar da böyle yapar. Kalbe hâkim olmak ise yüce tecellilere tanık olan mukarreplerin halidir.

Yücelme yoluna koyulan salikMakamları ilmiyle değil, haliyle geçen kimse. İlim onun aynıdır.lerin sükut hali, manevi afetlerden uzak durmaktır. Mukarreb kişilerin sükut hali ise, Hakka yakın olmanın verdiği hazzı derin bir sükun içinde yasamaktır. Kim ki bu anlamda suskunluğu tüm hallerinde yaşarsa artık o sadece Rabbiyle baş başa kalmayı başarmıştır. Aslında susmak, özellikle de iç vesveseleri, alverleri defetmek insan için imkânsızdır. Bu yüzden, hiç olmazsa, sürekli başka varlıklarla kurduğu münasebetin bitmesinin hemen ardından Rabbiyle münasebete geçerse bu durum kendisi için daha hayırlı olur. Kurtuluş yolunun kapısını aralar. O artık konuştuğunda doğruyu söyler. Çünkü kendini Rabbinde fani etmiştir. Sanki Rabbinin tercümanı olmuştur. Kuran’da şöyle buyrulur: “O kendi arzu ve hevasından konuşmadı.” (Necm Suresi, ayet: 3). Doğruyu konuşabilmek, doğru dilekte bulunmak, yanlışı söylememekten, yanlışı dilememekten geçer. Esasında Hakk dışında bir şeyle konuşmak her halükarda sakıncalıdır. Konuştuğunda Allah’ın tecellilerini bulmamak başlı başına kötüdür. Rabbimiz buyurdu: “Onların çoğu fısıltılarında hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi, iyilik yapmayı veya insanlar arasını düzeltmeyi isteyenler hariç.” (Nisa Suresi, ayet: 114) . Bu durumun tam yetkinleşmesi ile ilgili olarak şöyle buyurulur: “Oysa onlar Hakk’a tapan, Allah’ı birleyici olarak dini yalnızca Allah’a tahsis edip ona ibadet etsinler diye emr olunmuşlardı…” (Beyyine Suresi, ayet: 5)

Sumt hali, vahiy türlerinden birinin makamıdır.

Sumt, yani verimli sükut Hakk bilgisini getirir insana.

İkinci Esas

Uzlet: Yalnızlık

Uzlet derin sükutun merdivenidir. insanlardan uzaklaşan adam, konuşacak kimse bulamayınca dilini terbiye etmeyi öğrenir. Yalnızlık iki kısımdır: Müridİrade eden,isteyenlerin uzleti ki maddi yalnızlık demektir. Başkalarından fiili olarak uzaklaşmak demektir. Muhakkiklerin uzleti ise tamamen kalbin yoğunlaşmasıyla gerçekleşen ve dış dünyadaki her şeyin kalpten atılmasıyla son bulan uzlettir. Onların gönlünde Hakk bilgisinden başka bir şey kalmaz. O kendi kalbinde Hakkı müşahade eder. Yalnızlaşanların üç amacı vardır. Diğer insanların muhtemel kötülüklerinden arınmak, kendisinin yıkıcı etkilerinden başkalarını korumak, -ki bu ilkinden daha yücedir- ve Hakk ile dostluğu tercih edip tüm masivayı boşamak. İkinci amaç birinciden daha yücedir demiştik. Çünkü birinci amaçta insanlara suizanda bulunmak, onları kötü saymak vardır. İkinci durumda ise kişinin kendi nefsini muhasebe etmesi daha çok öne çıkar. Senin kendi nefsin hakkında suizan etmen başkaları hakkında suizan etmenden daha iyidir. Çünkü sen kendini başkalarından daha iyi bilirsin.

Uzleti yani yalnızlığı tercih edenlerin en yücesi, Rabbinin dostluğunu tercih ederek inzivaya çekilenlerdir. Kim, Rabbinin dostluğunu amaçlayarak yalnızlaşırsa kimse onu bilmez. Hak tarafından ona verilen ruhi sır ve yeteneklerden kimse haberdar olmaz. Yalnız kalma isteğinin bir kalbe yerleşmesi, iki basamakta gerçekleşir. Önce bir yabancılaşma gereklidir. Yabancılaşma, yabanıl kalma hissi, kişinin kopmak istediği hal ve şeylere ,masivaya karşı tepkidir. Sonra varmak, sığınmak istediği şeye doğru yanaşmak, ilişmek, ünsiyet peyda etmek aşaması gelir. İnsanı gönüllü ve huzurlu yalnızlığa iten de budur. Yalnızlık, verimli suskunluk olan sumtu zenginleştirir. Ona katkıda bulunur. Suskunluk, aslında yalnızlığın getirdiği zorunlu hallerdendir. Burada dilin susmasını kastediyorum. Kalbi susturmak, uzlet yoluyla elde edilemez. Yalnız kişi ne denli gayret etse de Hakk’tan başka biriyle masiva hakkında konuşabilir. Bu yüzden susmayı yolun esaslarından kıldık. Kim uzlete çekilirse ilahî birliğin sırlarına vakıf olur. Böylece onun önünde ehadiyet sıfatının, Hakkın mutlak birlik makamının sırları açılır. Uzlet hali, müridİrade eden,isteyen veya muhakkikin tüm beşeri niteliklerden soyutlanarak yücelmesi demektir. Uzletin en yüksek derecesi, mutlak halvetYalnızlaşma makamıdır. Bu makam yalnızlık içinde yalnızlık demektir. Böyle bir uzletin semeresi, umumi uzletten daha güzeldir, daha verimlidir. Yalnızlaşan, ayrılan anlamında mu’tezil kişi Hakk hakkında kesin bir inanç ve güven hissiyle dolmalıdır. Ta ki gönlünden hiçbir fikir geçmesin. Eğer o, kesin güvenden ve yakîn makamından mahrum ise uzlet zamanını bir tür azık saysın. Yalnızlığı esnasında ilahî yansımaların aynası olmak için beklesin. Umulur ki ruhen güçlenir de yakîne yaklaşır. Verimli uzletin ön şartlarından biri de bu makama geçebilmektir. Uzlet, dünya hakkında insana açık ve doğru bilgiler getirir.

Üçüncü Esas

Açlık: Bedene Hakim Olmak

Açlık, bu ilahî yolun üçüncü esasıdır. Dördüncü esas olan uykusuzluğu da içerir. Tıpkı uzletin sükûtu içermesi gibi. Açlık ta iki türlüdür. Biri iradi açlık ki müridİrade eden,isteyenin bilerek, nefsini terbiye etmek için girdiği açlıktır. Diğeri ise mecburların açlığıdır. Muhakkiklerin açlığı bu türdendir. Zira hakikat eri kendini aç kalacağım diye bir amaç ve niyet çerçevesinde aç bırakmaz. Ama ilahî ünsiyet makamında ise yediğini azaltmak ve değiştirmek zorunda kalır bazen.

Muhakkik eğer ilahî heybet dediğimiz güç ve kudret makamında ise onun yemeği çoğalaYukarı, Üstcaktır. Hakikat erlerinin yemek konusundaki durumları, tanık oldukları azametZat haline uygundur. Hakikat nuru, azametZat renginde olanca ağırlığıyla onlara yansıyınca buna dayanmak için güçlü bir bedene sahip olmak durumundadırlar. Eğer muhakkik az yemeye yönelmişse bu durum ona yansıyan tecellinin ünsiyet ve dostluk rengi taşımasındandır. Bu yola yeni giren müridİrade eden,isteyende durum farklıdır. Onun çok yemesi, Hakkın zikrinden ve fikrinden uzaklaşmasına kanıttır. Sanki Hakk kapısından ötelere sürülmüştür de şehvetin dizginleri ele aldığı nefis onu yönetmektedir. Hayvani hisler onda güçlenmiş demektir. O halde müridİrade eden,isteyenin az yemesi, ilahî rayihanın kalbine yavaş yavaş dolduğuna işarettir. Böylece en azından bedeninin isteklerini takip etme derdinden uzaklaşıp yücelmektedir.

Açlık, zorlanma derecesine varan bir ifrata gidilmediği sürece hem yeni müridİrade eden,isteyen hem de muhakkik için iyidir. Yeni müridİrade eden,isteyeni güzel ve üstün hallere hazırlar. Muhakkiki ise ilahî sırlara vakıf kılar. Ancak açlıkta aşırıya gidilirse aklın yitirilmesine, saçma sapan hayallerin görülmesine ve mizacın bozulmasına sebep olabilir. Öyleyse müridİrade eden,isteyen kendi kendine yüceleceğim diyerek açlık nöbetlerine giremez. Ancak ehil bir mürşid nezdinde, onun uyarı ve yönlendirmeleriyle girişebilir. Tek başına bu işe karar vermemelidir. Müridİrade eden,isteyen tek başına kaldığında açlık prensibini uygulamak istiyorsa yemeğini dikkatli

bir şekilde azaltmalı, oruç tutmalı, gece ile gündüz arasında tek bir öğünle yetinmeye alışmalıdır.

Açlığın kendine özgü halleri ve mertebeleri vardır. Tevazu, efendilik, sükunet, açık kalplilik, boş işlerle uğraşmama, gönülden kötü şeyleri geçirmeme ve kendini Allah’a muhtaç hissetme açlığın müridİrade eden,isteyende oluşturduğu hallerdir. muhakkikte ise daha farklı hallere yol açar. İnce ruhluluk, merhamet, hoş dillilik, dostluk, varlık hissetmenin ve sahiplilik hissinin kaybedilmesi, Hakktan

gelen izzet ve heybet sebebiyle beşeri ve hayvani niteliklerden uzaklaşma bunlardan bazılarıdır. Açlık hali, muhakkiki samediyyet makamına (Hakkın sonsuz güç sahibi olduğunu ve hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, her şeyin Hakka muhtaç olduğunu müşahadeye) götürür. Bu makam, kendine ait sırları, tecellileri olan yüce bir derecedir ve biz Mevâkıbu’n-Nucûm kitabında kalpten söz açınca bundan bahsettik. H. 596 yılında Câbiye şehrinde bunu yazmıştım . Daha sonra

birçok nüsha çoğaltıldı ama ben orada yoktum. Bunun yer aldığı menzil bölümü o nüshalarda mevcut değilmiş.Açlıkta ilahi gayret sahibinin faydalanacağı haller vardır. Yoksa sıradan açlıktan medet umması gereksizdir. Ama şu da bir gerçek ki sıradan kişinin açlığı, mizacın düzene girmesine, bedenin daha sıhhatli bir şekilde nimetleri tatmasına yol açabilir. Açlık insanın Şeytanı daha iyi tanımasına yol açar. Allah bizi ve sizi korusun.

Dördüncü Esas

Uykusuzluk: Zihne Hakim Olmak

Uykusuzluk aslında açlığın semeresidir. Mide tamtakır olunca uyku da çekip gider. Uykusuzluk iki türlüdür: Birisi gözün açık kalmasından ibaret olan fiili uykusuzluktur. Diğeri ise kalbin uyanık kalması olan zihnî uykusuzluktur.

Kalbin uyanıklığı anlamında uykusuzluk, insanın ilahî müşahedeleri talep ederek gafletten, aymazlık halinden uyanması demektir. Gözün uyanık kalması ise geceleri uyumamak yoluyla kalpteki himmeti artırmak için yapılır. Bu sayede manevi yoğunluk ve yüce bir amaca kilitlenme gerçekleşir.

İnsan gözünü kapatıp uykuya dalınca, kalbin manevi çalışması,çabalaması durur. Beden uykuya devam etmekle birlikte kalp uyanıksa, uyanıkken tanık olduğu şeylere erişmeye devam eder.

Uykusuzluğun faydası, kalbin hiç ara vermeden manevi işine devam etmesidir. Bu sayede ilahî hazinelere erişmek mümkün olur. Uykusuzluk bir tür bakım ve vakti yenileme demektir. Hem müridİrade eden,isteyen hem de muhakkik açısından bu böyledir. Ancak muhakkik sufi, ilahî ahlak gömleğine daha fazla bürünürken yeni müridİrade eden,isteyen bunu bilmez, bunu tadamaz. Uykusuzluk makamı, kayyumiyet makamıdır. Bazı dostlarımız kişinin kayyumiyet makamıyla bütünleşmesini, kendini bu mertebede gerçekleştirmesini yasakladılar.Bazı dostlarımız da bu makamın ahlakına bürünmeyi yasakladılar.

Bir keresinde Ebu Abdullah bin Cüneyd’le görüştüm. o da bundan menediyordu. Ama biz bu fikirde değiliz. İlahî hakikatler bize şunu öğretti ki: Kamil insan, ilahî mertebenin tüm isimlerini yüklenecektir. Eğer bazı dostlarımız bu konuda çekimser kaldıksa insanın hakikati ve varoluşu hakkında yeterince marifete sahip olamayışlarındandır. Eğer o dostumuz kendini hakkıyla tanısaydı, bu gibi hususlar ona zor gelmezdi. Uykusuzluk insana nefsini tanıtır.

Böylece ilahî bilgiyi elde etme yolunun, ruhi aydınlanmanın dört esası, dört direği tamamlanmış oldu. Marifet bunların üzerinde yükselir. Allah’ı, nefsini, dünyayı ve Şeytanı tanıma irfanı ancak bu esaslar üzerine mümkün olur. İnsan kendi nefsinden kopup masivadan uzaklaşarak inzivaya çekilirse, başka şeyi unutarak Rabbini anarsa, bedene ait gıdayı terk edip herkesin uyuduğu zaman uyanık kalmayı başarırsa onda bu dört temel nitelik tahakkuk etmiş olur.

Son.

 

Etiketler: , , , , , ,

Bir Görüş “Hilyetül Ebdal…”

  1. Desfan

    17. Kas, 2009

    İnsanın dönüp dönüp okuması ve kendine sürekli hatırlatması gereken bu bilgileri paylaştığınız için çok teşekkür ederim …

Görüş yazmak için lütfen Giriş yapınız.